16 Ekim 2012 Salı

Bir kaç deha

  • Abdüsselam : ( 1926 - ) Pakistanlı Fizik Bilgini. İlk Nobel ödülü alan Müslüman bilim adamı. 
  • Ahmed Bin Musa : ( 10. yüzyıl ) Sistem mühendisliğinin öncüsü. Astronom ve Mekanikçi. 
  • İbni Rüşd : ( 1126 - 1198 ) Astronom ve matematikçi. 
  • İbni Türk : ( 9. yüzyıl ) Cebirin temel ini atan İslam bilgini. 
  • İdrisi : ( 1100 - 1166 ) Yedi asır önce dünya haritasını çizen coğrafyacı 
  • Akşemseddin : ( 1389 - 1459 ) Pasteur'den önce Mikrobu bulan ilk bilim adamı. Fatih Sultan Mehmet'in Hocası olup, İstanbul'un Feth'inde büyük rol oynadı. 
  • Ali Bin Abbas : (?- 994 ) İlk kanser ameliyatını yapan bilim adamı. Kılcal damar sistemini ortaya çıkaran kişi. 
  • Biruni: ( 973 - 1051 ) Dünyanın döndüğünü ilk bulan ve Ümit Burnu, Amerika ve Japonya'nın varlığından bahseden ilk bilim adamı. 
  • Cabir Bin Hayyam : ( 721 - 805 ) Atom bombası fikrinin ilk mucidi ve kimyanın babası...

Dünyanın üzerine bir güneş gibi doğan İslâmiyet, ilim öğrenmeyi teşvik ederek Müslümanların her bakımdan örnek alınabilecek bir medeniyet kurmalarını sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Peygamber Efendimiz’in (sas) teşvikleriyle, M.S. 800–1500 yılları arasında İslâm dünyasında, her konuda olduğu gibi, ilmî çalışmalarda da önemli ilerlemeler olmuş; birçok Batılı araştırmacı, İslâm dünyasının önemli ilim merkezlerine gelerek Müslüman âlimlerden ilim öğrenmiştir. Müslüman ilim adamlarının eserlerinden yaptıkları çevirilerle, kendi ülkelerinde mucit olarak meşhur olmuş çok sayıda Batılı araştırmacı vardır. Batı’nın meseleye taraflı yaklaşması, ülkemizde de bazı kesimlerin bu gerçeği kasıtlı olarak örtmeye çalışması neticesi maalesef Müslüman ilim adamları tarafından yapılan keşif ve ortaya konan icatlar Batılılara mal edilmiştir. Bütün bunlardan sonra da, “İslâm terakkiye mânidir.” gibi yaftalarla Müslümanlar tesir altına alınmak istenmiştir. Aşağıdaki misâllerden de anlaşılacağı gibi birçok icat ve keşfin temelinde Müslüman ilim adamları vardır. 
Uçak
İnsanoğlunun kuşlar gibi uçma hayalinin, ilk olarak 1903 yılında Wright Kardeşler tarafından gerçekleştirildiği bilinir. Hâlbuki ilk uçuş denemeleri 880 yılında, Endülüslü Müslüman âlim İbn-i Firnas tarafından geçekleştirilmiştir. Plânörlere benzeyen bir âletin üzerine kuş tüyleri ve kumaş geçiren İbn-i Firnas, bununla bir müddet havada kalmayı başarmıştır. İbn-i Firnas’ın bu faaliyeti, Batılı tarihçilerden Prof. Dr. Philip Hitti ve Dr. Sigrid Hunke tarafından ilk uçuş denemesi, kullandığı âlet de ilk uçak modeli olarak kabul edilir.1,2 
Buharlı otomatik sistemler
Çeşitli kaynaklarda, buharlı otomatik sistemlerin ilk örneklerinin 1780 yılında İskoçyalı mühendis James Watt (1736–1819) tarafından icat edildiği belirtilir. Hâlbuki James Watt’tan 600 yıl öne yaşamış olan El-Cezeri’nin bir eserinde, buharlı otomatik sisteme benzer bir regülâtörden bahsedilmekte ve bu regülâtörün detaylı resmi yer almaktadır. El-Cezeri bu sistemde, buhar veya petrolle çalışan motorlu taşıtların vazgeçilmez elemanı olan supap tekniğini de ilk olarak kullanmıştır.3,6
İlk denizaltı
Su altında ilerleyebilen bir vasıta yapma fikri, ilk olarak Leonardo da Vinci (1412–1519) tarafından ortaya atılmıştır. 1620’de Hollandalı fizikçi Drebbel’in ve 1653’te Fransız fizikçi François de Son’un bu konuda yaptıkları çalışmalardan bir netice alınamamıştır. Günümüzde ilk denizaltının 1776 yılında Amerikalı bilim adamı David Bushnell tarafından yapıldığı bilinmektedir. Hâlbuki İbrahim Efendi, 1719 yılında şehzadelerin sünnet düğününde eğlence maksatlı kullanılmak üzere, insan taşıyabilen ve bir saatten fazla su altında kalabilen, çelikten bir denizaltı yapmıştır.4
Dünyanın yuvarlaklığı ve kendi etrafında dönmesi
Kâinat kitabını, Kur’ân-ı Kerim’in ışığında okuyan El-Biruni (973–1048), Dünya’nın yuvarlak oluşuna ve kendi etrafında döndüğüne dâir ilmî hesaplamalarını Kopernik’ten 500 yıl önce bilim dünyasına sunmuştur. Ne yazık ki, gençliğimize Kopernik anlatılmasına rağmen, El-Biruni’den hiç bahsedilmemektedir.3,4,7
Kan dolaşımı
16. yüzyılda yaşamış olan Micheal Servitus’ün kan dolaşımını ilk keşfeden kişi olduğu kanaati günümüzde yaygındır. Hâlbuki ondan 300 yıl önce yaşamış Müslüman tıp âlimi İbnü’n-Nefis (1208–1288), eserinde damar sistemini ve kalbin bölümlerini detaylı olarak çizmekte; büyük ve küçük kan dolaşımını ayrı ayrı anlatmaktadır. 8-9
İlk anestezi
İlk olarak 1850 yılında Junken tarafından yapıldığı zannedilen anestezi, Müslüman ilim adamı Sâbit bin Kurra (835–902) tarafından keşfedilmiş ve kullanılmıştır. Harran’da doğan Sâbit Bin Kurra, Bağdat’ta, tıpla birlikte matematik, astronomi ve mekanik sahalarında da önemli çalışmalar yapmıştır. 9,10
Atom
Günümüz dünyasında, atomla alâkalı ilk çalışmaların İngiliz fizikçi John Dalton (1766–1844) tarafından yapıldığı, uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin de Alman fizikçi Otto Hahn (1779–1868) tarafından ortaya atıldığı fikri yaygındır. Hâlbuki onlardan 1000 yıl önce yaşamış ve dönemin en büyük ilim merkezlerinden Harran Üniversitesi’nde rektörlük yapmış olan Müslüman kimyacı Câbir Bin Hayyan’ın (721–815) aşağıdaki sözleri asrımızın ilim adamlarını dahi hayrete düşürecek mahiyettedir: “Maddenin en küçük parçası olan ‘cüz-ü la yetecezza’da (atom) yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettiği gibi onun parçalanamayacağı söylenemez. Aksine parçalanabilir ve parçalanınca da öylesine bir güç ortaya çıkar ki, bu güç Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allah’ın bir kudret nişanıdır.” 11 
Verem ve tedavisi
50 yıl öncesine kadar tedavisi bilinmeyen verem, nice insanın ölümüne yol açmıştır. Veremin tedavi usullerini ve bu hastalığa yol açan mikrobu Alman bilim adamı Dr. Robert Koch’un (1834–1910) bulduğu belirtilmektedir. Üstelik verem konusunda yaptığı çalışmalar dolayısıyla Dr. Koch’a 1905 yılında tıp sahasında Nobel Mükâfatı verilmiştir. Hâlbuki Dr. Koch’dan 150 yıl önce yaşamış Osmanlı ilim adamı Abbas Vesim bin Abdurrahman’ın (?-1761) vereme yol açan mikrop, veremin bulaşma yolları ve tedavisi konusunda yaptığı çalışmalar Avrupa’da büyük alâka görmüş ve yabancı ilim adamları kendisini sık sık ziyaret etmişlerdir.11,12
Katarakt ameliyatı
İlk olarak 1846 yılında Blanchet tarafından gerçekleştirildiği bilinen katarakt ameliyatına, Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Yakup’un (as) perde inmiş gözüne, Hz. Yusuf’un (as) gömleğini sürünce görmeye başlaması hâdisesiyle işaret edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’den aldığı ilhamla katarakt tedavisinin mümkün olabileceğine inanan ve bu sahada çalışmalar yapan Ebu’l-Kasım Ammar bin Ali Mevsili (950–1010) Irak ve Mısır’da yaşamıştır. Ali Mevsili’nin göz hastalıklarının tedavisi konusunda yazdığı “Kitabu’l-Müntehap” isimli eseri, Batı’da 18. yüzyılda dahi bu konudaki en iyi tıp kitabı olarak kabul edilmiştir. Ali Mavsili, göz hastalıklarına karşı uyguladığı çeşitli tedavi usullerinin yanında, içi oyuk bir tüp ile katarakt ameliyatı da yapmıştır.9,11
Yukarıdaki misâllerden de anlaşılacağı gibi insanlığın ortak mirası olan bilime 8 ile 16. yüzyıllar arasında Müslümanlar çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Batı’da yetişmiş Gergo Saton gibi objektif birkaç bilim tarihçisinin eserlerinde Müslüman ilim adamlarından detaylı bahsedilmektedir. Bu eserlerde Sâbit Bin Kurra için Müslümanların Euklides’i; Harezmî için cebirde Euclides’ten bin yıl ileride; Câbir bin Hayyan için modern kimyanın, İbn-i Heysem için optik ilminin ve modern tecrübî fiziğin kurucusu; İbn-i Sina için hekimlerin üstadı; El-Cezeri için modern mühendisliğin ve otomatik kontrol ilminin kurucusu; Uluğ Bey için 15. yüzyılın astronomu; Mimar Sinan için mimarların üstadı; Piri Reis için dünyanın en büyük denizcisi; Râzi için Avrupa’daki ders veren kimyager denmekte, diğer âlimler için de çeşitli güzel tâbirler kullanılmaktadır.13 Ayrıca Milletlerarası Astronomi Birliği 1950’de aldığı bir karara istinaden Ay yüzeyinde bulunan kraterlere (Ay çukuru) bilime önemli katkıları olmuş ilim adamlarının isimlerini vermiştir. Bunlar arasında Müslüman ilim adamlarından Sâbit bin Kurra, Ebu’l-Vefa, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Câbir Bin Hayyan, İbn-i Heysem, Biruni, İbn-i Sina, Nasiruddin Tusi, El-Battâni, El-Fargani, Bitruci, El-Zerkavi ve Es-Sûfi’nin isimleri de yer almaktadır.13,14 
Yukarıda sadece bazılarını sayabildiğimiz icat ve keşifler, ülkemizdeki ders kitaplarında yeterince yer almadığı gibi, Müslüman ilim adamları tarafından yüzyıllar önce yapılan keşif ve icatlar da, okullarımızda “Batılı ilim adamları tarafından yapılmıştır.” şeklinde öğretilmeye devam edilmektedir. Bu durum maalesef, tarih ve kültürümüzden bîhaber, kendine güveni olmayan bir gençliğin yetişmesine yol açmaktadır. Günümüzde, kendi öz değerlerimizle yetişen gençlerden bazılarının, dünya bilim olimpiyatlarında kazandıkları başarılar, imkân verildiğinde, bilime geçmiştekine benzer katkıların tekrar yapılabileceğinin bir habercisidir.

İslamda Bilim Tarihi Konu Anlatımlı Video



İslamda Bilim Tarihi

Matematik ve Geometri


İslam matematiğinin başlangıcı olan, "sayı yazısının bulunması" ve "sıfırın keşfi"; matematik tarihinde yeni bir çağın ilk adımı olmuştur. 
Sayı yazısının icadı ve sistemli hale getirilmesi, son derece hayati bir önem taşımaktadır. Sayı sistemine "Sıfır"ın(0) ilavesini, matematik ve medeniyetler tarihinde bir "devrim" olarak değerlendirebiliriz. 
Matematik tarihinin unutamayacağı büyük matematikçi Harezmi, yazdığı bir kitapta; sayıların ve sıfırın nasıl kullanılacağını bu sıfır dahil "sayı sistemi" ile nasıl çok yüksek basamaktan sayıların, kolayca gösterilebileceğin anlatır. Böylece, İslam coğrafyasındaki devlet dairelerinde, bu "sayı sistemi" kullanılmaya başlar. İslam matematikçileri, bu sayı sistemine dayanarak, dört işlemli hesaplar yaparlar.Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını ekleyerek bugün kullandığımız rakamları oluşturuyor; fen bilimlerinde, deneyle sabit olmayan bilgilere itibar edilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, enlemler arasındaki mesafeyi hesapladığı gibi Dünya’nın eksenindeki eğimi en doğru şekilde hesaplıyordu. 


On birinci yüzyılda yaşamış büyük matematikçilerden Ömer Hayyam ise, "denklemler" ile ilgili çalışmaları, en sistematik bir şekilde ifade etmiş ve birçok denklemleri, geometrik olarak çözmeyi başarmış bir matematikçidir.


Matematik ilminde çığır açan Müslüman matematikçiler, "geometri"de de; "modern geometri"ye temel teşkil edecek, önemli çalışmalar yapmışlardır. 
Trigonometrik bağlantıları bugünkü kullanılan şekliyle formülleştiren El-Battani, 877 yılından 929 yılına kadar sürekli astronomik gözlemler yapar; Tanjant ve Kotanjant'ın tanımını yaparak Sinüs, Tanjant ve Kotanjant'ın sıfırdan doksan dereceye kadar tablosunu hazırlar. 
Battani, böylece trigonometrinin dayandığı iki temel kavram; sinüs, kosinüs ve bunların fonksiyonu, tanjant ve kotanjant kanunlarını ortaya koymuş oldu. 
Astronomi ve matematik ilimlerinde çok kıymetli çalışmaları olan el-Biruni, bugün kullandığımız "üçgen alanı" formülünü keşfetmiştir. 

Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünden sonra medreselerden tabiat bilimlerinin öğretilmesi yavaş yavaş kalkar. Bu dönemden sonra İslam anlayışındaki yetersizlik İslam dünyasının bilim dünyasından silinip yok olmasına neden olur. Araplar batının kölesi konumuna düşerken, tarih boyunca İslamın bayraktarlığını yapan Türkler ise bilim ve teknolojiye gereken ilgiyi göstermemelerinin bedelini fethettiği topraklardan kovularak ve barbar ilan edilerek öder.

İslamda Tıp


Yedinci asırdan sonra tamamen araştırma ve ihtisas branşı halinde tıp, çok kısa zamanda büyük ilerlemeler kaydeder. Böylece bu ilim dalı, kendi arasında doktorluk, eczacılık ve hastalık çeşitlerine göre dallara ayrılırlar. Ve tamamen modern bir hüviyet kazanır. Son derece sıhhi klinikler ve hastaneler açılır. Tıp okulları ve hastaneler, ihtisas sahibi, ehliyetli profesörlerin himayesinde çalışır. Tıbbi sahadaki çalışmalar, tamamen pratiktir. Bilhassa hastaneler, birer laboratuvar ve okul mahiyetindedir. 
Bütün ortaçağ boyunca Müslümanlar, bilhassa tıp sahasında, inkarına imkan olmayan bir üstünlük göstermişlerdir. Hakiki ilim adamları olan İslam hekimleri, hastalıkların menşeiyle, seyrini, klinik müşahedeleri ve hatta cerrahi ameliyatlarıyla derinden derine tetkik etmişlerdir. Cerrahlar ve göz mütehassısları, ekseriya sanatlarında üstad adamlardı. Batı'daki 'Salerno' ve 'Montpellier'tıbbiyeleri, uzun zaman ve doğrudan doğruya İslam tıp nazariyelerinin tesir ve nüfuzu altında kaldı. 
İspanya'da yetişen bilginlerden İbn Züher, tıbba, "ilmi düşünme prensiplerini" getirdi. İbn Züher'in tedavi metodunda keşfettiği en mühim husus; "insan vücudunun muayyen hastalıklarda, kendi kendini iyileştirmeye muktedir olduğu" prensibidir. Cerrahi ve eczacılık hususunda da tam malumat sahibi olan bu bilgin, nefes borusunun ameliyatı hususunda makaleler yazmıştır. Rasyonel tedavi usullerini ortaya koyan İbn Züher; hastayı, kan ve suni yollarla besleme sisteminin geliştirilmesi ve mide kanserinin veya bir uzuvdaki kanserin, uzuvda umumi bir hastalığa delalet edeceği tezini ortaya atar. 
Bulaşıcı hastalıklar uzmanı olan Akşemseddin, en küçük canlı varlıklar olarak kabul edilen mikropların fonksiyonunu Batı'dan asırlarca önce tayin ve tesbit etmiştir. Böylece, Müslüman ilim adamlarının, mikroba ve hastalıklara karşı tesirli olan ilaçları keşfetmeleri, tıp tarihinde önemli bir yer işgal etmektedir. Bugün dahi izlerini görebileceğimiz bu ilaçlar, eczacılıkta antibiyotik olarak kendisini göstermektedir. 
Müslüman doktorlar ve tıbbi müesseseler, veba hastalığı gibi, bilhassa ortaçağda salgın bir şekilde görülen, bulaşıcı hastalığı da, ilmi tecrübelere dayanarak kontrol altına almayı başarmışlardır. 
İslam tıbbının en gelişmiş alanlarından birisi, hiç şüphesiz cerrahidir. İlim adamları ve doktorlar, göz merceği(lens) hastalığını tedavi eder, mesanedeki taşları eritir ve akan kanın durdurulmasını bilirlerdi. Dağlayıcı aletle rkullanırlar, ve fitiller vasıtasıyla, yaranın cerahatini boşaltırlardı. Yeni keşiflerden sayılan "anestezi"(hastayı uyuşturma) usulünü başarı ile uygularlardı. XIV. asırdan sonra yetişen dünyadaki cerrahlar, esas kaynak ve dayanak olarak, İslam cerrahisini almışlardır.

Büyük Türk bilgini İbn-i Sina; Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmişti. İbni Sinâ, babası Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘an-ı Kerim'i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan'da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye ve Almanca’ya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.

İbni Sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi Arapça'dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti. Arapça'ya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir. Kendisinden sonra yetişen Gazâli, Fârabî'yi' ondan öğrenmiştir. Düşünce ve anlayış bakımından İbn-i Sina, Farabî ile İmam Gazâlî arasında bir köprü vazifesi görür. Yunan felsefesini İslâm ilmi olan Kelâm ile, yâni Tanrı bilgisiyle bağdaştırmaya uğraşmıştır. Eğer o gelmeseydi, Farabî'nin kurduğu temel Gazâli'nin yorumuyla gelişemeyecek, arada büyük bir boşluk hasıl olacaktı.

Fizik ve Kimya


El-Kindi İzafiyet (Rölativite) teorisini ilk olarak fizikî mânâda ele almıştır. Kindî, ilk defa düşünce tarihinde zaman, mekân ve hareketin izafî olduğunu söylemiştir. El-Kindî fiziğine göre zaman, cisim ve hareketten ayrı olarak düşünülmez. Hızlılık ve yavaşlılık, hareketin özel halleridir. El-Kindî yavaşlığı şöyle tarif eder; "Yavaş dediğimiz şey, uzun zaman içinde belli bir mesafenin kat edilmesidir" Aynı şekilde hızlılığı da şöyle tarif eder: "Hızlılık ise kısa zaman içinde yine aynı mesafenin kat edilmesidir."

Çok bilinmeyen bir gerçek de optik alanındaki ilk büyük adımların Müslüman dünyasında atılmış olmasıdır. 1000 yılı civarında İbni Heysem, insan gözünün nesnelerden yansıyan ve göze giren ışık huzmeleri sayesinde bu nesneleri görebildiğini kanıtladı. İbni Heysem böylece Öklid ve Batlamyus’un ışığın göz tarafından saçıldığı teorilerini de yanlışlamış oldular. Bu büyük Müslüman fizikçisi ayrıca, optik sinirle beyin arasındaki bağlantı sayesinde nesnelerin dik görülmesini sağlayan karanlık kutu (camera obscura) tekniğini keşfetti.

İslam dünyasında yetişen bilim adamlarından Cabir Bin Hayyan, 'Kimyasal maddeleri, uçucu maddeler, uçucu olmayan maddeler, yanmayan maddeler ve madenler' olarak dört grupta toplar. Cabir Bin Hayyan'ın bu çalışması, modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier'e öncülük eder. 

simyagerler, tarih boyunca, bu kurama dayanarak, kurşun ve bakır gibi nisbeten daha az kıymetli :-):-):-):-)lleri, altın ve gümüş gibi :-):-):-):-)llere dönüştürmek istemişlerdir. İslâm Dünyası'ndaki kimya çalışmaları da genellikle bu doğrultuda sürdürülmüştür.

metallerin aynı temel maddelerin birleşmesinden meydana geldiğini ve dolayısıyla birbirlerine 
dönüşebileceklerini savunan Yapısal Dönüşüm Kuramını benimsemez. Ona göre, doğada bulunan madenlerin her birinin kendisine özgü nitelikleri vardır ve birinin diğerine dönüşmesi veya dönüştürülmesi olanaklı değildir. Dolayısıyla çeşitli işlemler aracılığıyla, bakır veya kurşun gibi değersiz madenlerden altın ve gümüş gibi değerli madenler üretilemez.

Câbir, yaptığı bu kimyasal işlemler sonucunda element görüşünün oluşmasını sağlamış, özellikle oran, orantı ve ölçü üzerinde durarak da kimyanın nicel bir bilim olmasını amaçlamıştır.


Câbir İbn Hayyân bütün maddeleri 
3 ana grupta toplamıştır:
1. Alkol gibi uçucu gazlar
2. Altın, gümüş, bakır ve kurşun gibi metaller 
3. Bazı boya maddeleri gibi, uçucu ve metalik olmayan ara maddeler


İBNÜ'L-HEYSEM

Optiğin görme, yansıma, kırılma, gökkuşağı ve renk gibi hemen hemen bütün konularında incelemelerde bulundu. Asıl büyük başarısı çok eski dönemlerden beri görmenin gözden çıkan ışınlarla gerçekleştiğini savunan göz ışın kuramını kesin olarak reddetmiş olmasıdır. Onun geliştirdiği kanıtlar şunlardır:

1. Karanlıkta göremiyoruz. Işınlar gözden çıksaydı, karanlıkta görmeliydik. 


2. Kuvvetli bir ışığa baktığımızda gözlerimiz kamaşır. Eğer ışınlar gözden çıksaydı gözlerimizin kamaşmaması gerekirdi. 


3. Eğer karanlık bir odanın tavanına bir delik açarsak,biz sadece o noktayı ve gelen ışığı görürüz. Oysa ışınlar gözümüzden çıksaydı bizim her tarafı görmemiz gerekirdi. 


4. Ne zaman yıldızlara baksak onları anında görürüz. Eğer ısınlar gözden çıkmış olsaydı,yıldızları görmemiz için belirli bir zamanın geçmesi gerekirdi. Böyle olmadığına göre demek ki ışınlar gözden çıkmaz. Böylece ışınların gözden değil, nesneden çıktığını kanıtlamıştır. 


Bundan sonra İbnü'l Heysem, yansıma konusunu ele almıştır. Işığın ayna gibi parlak nesnelerde uğradığı değişimleri inceleyen yansıma, yani katoptrik çok eskiden beri bilinen bir konudur. Nitekim Öklit ve ondan sonrada Batlamyus ilk çağda bu konuyu araştırmış ve geometrik olarak incelemişlerdi. Öklit, herhangi bir deneye başvurmaksızın, ayna yüzeyine gelen ışının yüzeyle yaptığı açının, yüzeyden yansırken yaptığı açıya eşit olduğunu belirtmiştir. Bugün yansıma kanunu adini verdiğimiz bu ifadeyi daha sonra Batlamyus benimseyip doğru olduğunu deneysel olarak göstermiştir.

Barut ve Ateşli Silahlar



XII. asrın İslam alimleri, barutun formülünü kesin bir şekilde tesbit ederler. İslam hükümdarları, Batı'nın devamlı Haçlı taarruzlarına karşı savunma için, dünyaca meşhur kimyagerlerini, kimyevi bir savaş aracı olan barutun, yakıcı ve tahrip edici tesirlerini araştırmak üzere barut fabrikalarında çalıştırmışlardır. 

Barutun ilk kullanımı top olmuştur. Müslüman 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle Osmanlı Devleti tarafından etkili bir biçimde kullanılmıştır. Osmanlılar, barutu el silahlarında kullanmaya hızla geçtiler. Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında İstanbul'un Fethi sırasında devasa kuşatma topları kullanmıştır. 

Fizikteki "itme" (impulus) ve "eğik atış" prensip ve formüllerine göre çalışan bu toplar; dünyanın en müstahkem surlarını yığın haline getirmiş ve insanlığı hayrete düşürmüştü. Yine bizzat, büyük deha Fatih Sultan Mehmed'in ilk defa îcat etmiş olduğu "alev füzeleri" veya "yürüyen zırhlı kuleler" İstanbul'un fethinde kullanılmıştı. 

Osmanlı topçuluğunun kısa zamanda bu derecede gelişmesinde basta padişahların ateşli silahların savaşlardaki önemini ve belirleyici gücünü oldukça erken dönemde kavramalarının büyük payı bulunmaktadır.