Yedinci asırdan sonra tamamen araştırma ve ihtisas branşı halinde tıp, çok kısa zamanda büyük ilerlemeler kaydeder. Böylece bu ilim dalı, kendi arasında doktorluk, eczacılık ve hastalık çeşitlerine göre dallara ayrılırlar. Ve tamamen modern bir hüviyet kazanır. Son derece sıhhi klinikler ve hastaneler açılır. Tıp okulları ve hastaneler, ihtisas sahibi, ehliyetli profesörlerin himayesinde çalışır. Tıbbi sahadaki çalışmalar, tamamen pratiktir. Bilhassa hastaneler, birer laboratuvar ve okul mahiyetindedir.
Bütün ortaçağ boyunca Müslümanlar, bilhassa tıp sahasında, inkarına imkan olmayan bir üstünlük göstermişlerdir. Hakiki ilim adamları olan İslam hekimleri, hastalıkların menşeiyle, seyrini, klinik müşahedeleri ve hatta cerrahi ameliyatlarıyla derinden derine tetkik etmişlerdir. Cerrahlar ve göz mütehassısları, ekseriya sanatlarında üstad adamlardı. Batı'daki 'Salerno' ve 'Montpellier'tıbbiyeleri, uzun zaman ve doğrudan doğruya İslam tıp nazariyelerinin tesir ve nüfuzu altında kaldı.
İspanya'da yetişen bilginlerden İbn Züher, tıbba, "ilmi düşünme prensiplerini" getirdi. İbn Züher'in tedavi metodunda keşfettiği en mühim husus; "insan vücudunun muayyen hastalıklarda, kendi kendini iyileştirmeye muktedir olduğu" prensibidir. Cerrahi ve eczacılık hususunda da tam malumat sahibi olan bu bilgin, nefes borusunun ameliyatı hususunda makaleler yazmıştır. Rasyonel tedavi usullerini ortaya koyan İbn Züher; hastayı, kan ve suni yollarla besleme sisteminin geliştirilmesi ve mide kanserinin veya bir uzuvdaki kanserin, uzuvda umumi bir hastalığa delalet edeceği tezini ortaya atar.
Bulaşıcı hastalıklar uzmanı olan Akşemseddin, en küçük canlı varlıklar olarak kabul edilen mikropların fonksiyonunu Batı'dan asırlarca önce tayin ve tesbit etmiştir. Böylece, Müslüman ilim adamlarının, mikroba ve hastalıklara karşı tesirli olan ilaçları keşfetmeleri, tıp tarihinde önemli bir yer işgal etmektedir. Bugün dahi izlerini görebileceğimiz bu ilaçlar, eczacılıkta antibiyotik olarak kendisini göstermektedir.
Müslüman doktorlar ve tıbbi müesseseler, veba hastalığı gibi, bilhassa ortaçağda salgın bir şekilde görülen, bulaşıcı hastalığı da, ilmi tecrübelere dayanarak kontrol altına almayı başarmışlardır.
İslam tıbbının en gelişmiş alanlarından birisi, hiç şüphesiz cerrahidir. İlim adamları ve doktorlar, göz merceği(lens) hastalığını tedavi eder, mesanedeki taşları eritir ve akan kanın durdurulmasını bilirlerdi. Dağlayıcı aletle rkullanırlar, ve fitiller vasıtasıyla, yaranın cerahatini boşaltırlardı. Yeni keşiflerden sayılan "anestezi"(hastayı uyuşturma) usulünü başarı ile uygularlardı. XIV. asırdan sonra yetişen dünyadaki cerrahlar, esas kaynak ve dayanak olarak, İslam cerrahisini almışlardır.
Büyük Türk bilgini İbn-i Sina; Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmişti. İbni Sinâ, babası Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘an-ı Kerim'i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan'da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye ve Almanca’ya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.
İbni Sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi Arapça'dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti. Arapça'ya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir. Kendisinden sonra yetişen Gazâli, Fârabî'yi' ondan öğrenmiştir. Düşünce ve anlayış bakımından İbn-i Sina, Farabî ile İmam Gazâlî arasında bir köprü vazifesi görür. Yunan felsefesini İslâm ilmi olan Kelâm ile, yâni Tanrı bilgisiyle bağdaştırmaya uğraşmıştır. Eğer o gelmeseydi, Farabî'nin kurduğu temel Gazâli'nin yorumuyla gelişemeyecek, arada büyük bir boşluk hasıl olacaktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder